1920’li yıllardan bir müstehcen edebiyat örneği (Makaleler)

1920’li yıllardan bir müstehcen edebiyat örneği

Ana Sayfa | Blog | 1920’li yıllardan bir müstehcen edebiyat örneği (Makaleler) - 5.05.2016

1920’li yıllardan bir müstehcen edebiyat örneği

Kaya Nuri'nin facia-i aşk serisi içinde yer alan Baştan Çıkan Halime adlı eseri, Erotika: Edepsiz edebiyat dosyası vesilesiyle ilk defa Latin harfleriyle okur karşısına çıkıyor. "Önce tatlı bir zevk, sonra acı bir mevt" hikâyesi...









1920-21 yılları arasında Kaya Nuri tarafından yayımlanan ve her biri bir kadının hayatını merkeze koyan, facia-i aşk serisi içinde yer alan Baştan Çıkan Halime dönemin müstehcen edebiyat ürünleri arasında yer alıyor. Eserin yazarı Kaya Nuri, bu dönemde Kaynana, Görümce, Ferdane, Şişli’de Bir Gece, Mahmure’nin Gebeliği, Şadiye Boşandıktan Sonra, Kahpe Feride, İki Kocalı Bir Kadın gibi eserleri de yine “facia-i aşk” serisi içinde yayınlar. Eseri yayınlayan Cemiyet Kütüphanesi bu dönemde ve öncesinde çok sayıda polisiye eser de yayımlayan bir yayınevidir ve sahibi, kendisi de Milli Cinayat Koleksiyonu serisinin yazarı Kırımlı Süleyman Sudi’dir.[1] Kaya Nuri’nin facia-i aşk serisi dışında Anadolu Harpzedeleri, Türk Şairleri, Kadın Delisi Bir Softanın Defteri gibi eserleri vardır.

Kaya Nuri’nin bu serisi, dönemin bir nevi bilinçaltının ortaya çıktığı ürünlerdir ve tabii ki bugünkü müstehcenlik sıfatından uzaktır. Ancak döneme, özellikle de gündelik hayatına dair ilginç ayrıntılarla doludur. Baştan Çıkan Halime bu dosya vesilesiyle ilk defa Latin harfleriyle okur karşısına çıkıyor. Dönemde kullanılan ancak bugün anlaşılması zor olan bazı kelimelerin metin içinde anlamlarını parantezle gösterdim, ayrıca günümüz okuru için birkaç açıklamayı da dipnotta verdim.

BAŞTAN ÇIKAN HALİME

Facia-i Aşk

Muharriri (yazarı): Kaya Nuri

Önce tatlı bir zevk, sonra acı bir mevt (ölüm)

Tab ve Nâşiri: Cemiyet Kütüphanesi, Necm-i İstikbal Matbaası, 1339

Aksaray’ın Taşkasap Mahallesi’nde maliye kâtiplerinden Hulki Bey’in on sekiz yaşlarında güzellikte hasnâ (iffetli) vücutça müstesna Halime ismindeki kızı muhitinin nazarlarını (bakışlarını) kendine celb ettiği (çektiği) gibi tekmil (bütün) İstanbul afakında (ufuklarında) da namı çalkanıyor; İstanbul’un külhanbeylerinden çapkın erkeklerine, ağırbaşlı insanlarına varıncaya kadar herkes “Halime” ismiyle meşgul bulunuyordu.

Halime’nin namı böyle dillere destan oldukça ebeveyni biricik kızlarının istikbalini düşünüyor, tekmil (bütün) meşguliyetlerini hayatlarının son ümitleri olan Halime’de buluyorlardı. İşte Halime; yaşının pek ilerlemiş olmasından cüzi (az) bir maaşla tekaüde (emekliye) sevk edilen pederi Hulki Bey’in, on altı yaşında Hulki Bey’de gözünü açıp da yirmi yedi sene beraber yaşayan validesi Safinaz Hanım’ın son istinatgâhını (dayanağını) teşkil ediyordu. Peder ile valide kızlarının namuskâr bir delikanlı ile izdivaç ederek (evlenerek) dünyaya gelecek olan torunlarını sevmek ve ömürlerinin sonunda olsun mesut bir hayat geçirmek gibi hayalâtla (hayallerle) fikren pek meşgul idiler. Heyhat, Halime ebeveyninin böyle safiyetle düşündüğü gibi çıkmadı. Peder ile valide kızlarının yüz akını görmedi. O, bütün ümitlerinin haricinde yüz karasıyla hayata atıldı. Mesut bir hayat bekleyen Safinaz Hanım’la Hulki Bey bedbaht (talihsiz) bir hayatla karşılaşmıştı ki Halime baştan çıkartılmıştı…                                                               

***

Halime on sekizine bastığı zaman yüzlerce görücü hanımlar kapıyı aşındırıyor, sokakta kendisini evine kadar takip ederek ikametgâhını öğrenen yüzlerce erkekler de mektupla talip kesiliyordu. Zavallı Hulki Bey’le Safinaz Hanım! Kızlarının atisini (geleceğini) düşünerek ehl-i namus ve iffet sahibi, teşkil-i aileye (aile kurmaya) muktedir namuskâr bir damadı beklemeyi her şeye tercih ettiklerinden görücülere cevab-ı muvafakat (uygun cevap) veremiyorlardı.

Karı koca böyle avundukları esnada Halime yanlarındaki Hafız Ali Efendi’nin kerimesi (kızı) Naciye ile sıkı bir surette ahbap olup Naciye ile Halime’nin birbirinden ayrılması mümkün değildi. Yedikleri ve içtiklerinden başka düşünceleri bir, gezdikleri bir, yürüdükleri bir velhasıl her şeyleri birdi.

Halime bir gün yine Naciye’nin evine geçtiği zaman Naciye’yi pek fazla meyus (üzgün) bir halde görünce:

– Naciyeciğim. Neden böyle meyus duruyorsun! Seni böyle mağmum (gamlı) görmekle ben de müteessir oluyorum (üzülüyorum). Ne düşünüyorsun! Söyle de ben de sana iştirak edeyim (katılayım), dedi.

Fakat her şeyde mahir (usta) olan Naciye muhatabının bu sualini büyük bir fırsat addedip (değerlendirip):

– Ne olacak Halime! Bedbaht zamanlarımı şu mesut dakikalarımla mukayese ediyorum da mazimin karanlıkları içinde gözyaşlarıyla geçen zamanlarıma acıyorum… demekle iktifa etti (yetindi).

Yek-nazarda (tek bakışta) Naciye’nin ne demek istediğini anlayamayan Halime tekrar sordu:

– Hemşire! Senin böyle mühim cevabından bir şey anlayamadım. Düşüncenize ortak olmak istiyorum, diyorum..

– Size nasıl söyleyeyim, bilmem ki..

– Allah aşkına beni merakta bırakma! Ne demek istediğini açık söyle!

– Ah, Halimeciğim, kardeşim! Sen daha dünya ile hayatın ne olduğunu bilmediğin için hayatın acılarını, dünyanın sıkıntılarını, nefsin zevkini de bilmezsin. Ben ise senden fazla bir tecrübe sahibi olduğum için meşakk (eziyetler) ve mezâhimi (sıkıntıları), yeis (keder) ve ıstırabı, sürur (sevinçler) ve elemi hep tattım. Bugün de mesrûr olan (sevinçli) halim ile acı dolu mazimi karşılaştırıyorum da mazime lanet ediyorum. Hani bilmiş olsan yok mu, kızlık bir nevi azap imiş…

– İlahi Naciye! Ben neden hayat ve hissiyattan mahrum olayım? Neden dünya ile hayatın acılarını bilmeyecek kadar hissiz bulunayım?

– Bilmem ki söylediğimi ya sen anlamıyorsun yahut ben maksadımı anlatamıyorum!

– Neden anlamıyorum.

– O halde dinle Halime!

– Söyle!

– Halime, on beş yaşında bulunduğum zaman pederimin tensib (uygun görmesi) ve ısrarıyla çarıkçı mülazımlarından (yüzbaşılarından) Şefik Efendi isminde biriyle izdivaç etmiştim (evlenmiştim). Bir buçuk sene kadar herifin hoşlanmadığım yüzünü görerek nefretle yaşadım. Bir buçuk sene sonunda herifin hovardalığını bahsederek bu adamla yaşayamayacağımı bir gün babama söyledim. Babamdan aldığım cevap ne olursa beğenirsin: Ölünceye kadar bu adamın nikâhı altında yaşamak. On dokuz yaşıma kadar bu herifin bar-ı zulmü (eziyeti) altında her bir hakarete maruz kalarak zoraki yaşayabildim. İzdivaç ettiğimizin dördüncü senesi idi ki Allah herife bir ince hastalık verdi, bir hafta zarfında eceline karışıp gitti. Herifin böyle ölümü beni son derece sevindirmişti. Nihayet çarşı içinde yazmacı esnafından Mehmet Efendi ile aramızda bir alaka peyda oldu. Bu hal tam altı buçuk ay devam etti. Mehmet bir gün validesini görücü sıfatıyla bize gönderdi, kadıncağız beni beğendi ve bana talip oldu. Fakat benim arzumu alan validem katiyen vermem dedi. Bunun üzerine Mehmet’in validesi ikinci bir defa gelişinde olamayacağı cevabını alıp gitti. İşte bundan sonra Mehmet ile aramızda mevcut alaka-i aşk nefse müncer oldu (sürüklendi). Epey zaman geçti bir gün öteberi almak bahanesiyle evden çıktım. Köprübaşı’nda bana intizar eden (bekleyen) Mehmet ile buluşup birlikte Beyoğlu’na gittim. Halimeciğim, sana nasıl söyleyeyim, o günü tıpkı hayata yeni atılmış, dünyaya yeni çıkmış bir insan gibi ferah ve fahur (övünen) yürüyordum. Daha ilk defa olarak “Galata” denilen yere adımımı atmış olduğumdan orasını kartpostallarda gördüğümüz bir manzara zannettim, geçtiğimiz yerlerin isimlerini birer birer Mehmet bana söylüyordu. Köprüden Galata’ya geçip iyice yürüdükten sonra dik bir yokuşa geldik. Bu merdivenli yokuşun Yüksekkaldırım olduğunu öğrendim. Bu laflarımdan canını sıkıyor muyum Halime?

– Yo…k, canım sıkılmıyor. Bilakis can kulağıyla seni dinliyorum Naciye! Kesme sonra..

– Sonra Yüksekkaldırım’a çıktık. Biraz yürüyüp bir meydancığa geldik. Burası civciv gibi kalabalıktı. İnsan dolu tramvayların biri gidiyor, biri geliyor. Otomobiller vızır vızır işliyor. Buranın da Tünel başı Mevlevihane Caddesi olduğunu öğrendim. Uzatmayayım, güzel büyük mağazaların önünden geçtik. Fakat yorgunluktan bitmiştim. Artık sabredemeyip yorulduğumu Mehmet’e söyledim. Biraz daha yürüdükten sonra solda bir sokağa saptık, sekiz on adım gittikten sonra bir apartmanın açık kapısından içeriye girdik. Doğrusu buranın ne olduğunu bilmediğim için adeta korktum. Sonracığıma, Mehmet burasını bildiğini söyledi ve korkmamaklığımı ilave etti. Ne ise; korka morka yukarıya çıktık. Karşımıza gayet şık giyinmiş kumral saçlı yirmi, yirmi iki yaşlarında bir Hristiyan kadın çıktı. Mehmet: “Kamara” der demez kadın önümüze düşüp bir oda açtı ve bize “buyurun” dedi. Odayı gözden geçirdim ne göreyim: Üzerine pembe ile işlenmiş sakız gibi patiska çarşaf yayılı sarı bir karyola ile gayet nefis bir oda takımı. Velhasıl Mehmet ile içeriye girince hemen kanepeye oturduk, başımı açtım. Çarşafımın pelerinini çıkardım. Hani diyebilirim ki evim gibi serbest oturuyordum. Bidayetteki (başlangıçtaki) korku içimden çıkıp yerine bir sürur (sevinç) geldi. Aradan yarım saat ya geçmişti, ya geçmemişti kapı vuruldu.. Mehmet “giriniz” deyince on sekiz on dokuz yaşlarında melek gibi bir kız üzerine iki fincan kahve konulmuş bir tepsi ile içeriye girdi. Evvela bana sonra Mehmet’e verdi ve tepsiyi konsolun üzerine bırakıp çıkıp gitti. Biz kahveleri içtik. Arası yirmi dakika kadar geçer geçmez Mehmet bir elini yavaş yavaş omuzuma atıp öteden beriden konuşmaya başladı. Arası biraz daha geçince diğer elini de omuzuma atıp boynuma sarıldı. Yüzü kıpkırmızı kesilmiş gözleri tuhaf bir hal almış vücudu titremeye başlamıştı. Baktım ki bu demir kolların arasından kurtulmak mümkün değil, nihayet kendisine: Dur! demeye başladım. Fakat kendi varlığından vazgeçmiş olduğundan benim bu sözüm bir türlü kulağına girmiyordu…

Velhasıl yarım saat daha kanepede oturduk sonra kalkıp çarşafın pelerinini başıma aldım, etekliğimi belime geçirdim. Ve hazırlanıp oda kapısından sofaya çıktık. Bu esnada Mehmet yanımdan bir saniye kadar ayrıldı. İlk önce bize oda gösteren kadınla bir şeyler görüştü ve cüzdanından çıkardığı parayı kadına verdi. Fakat ne verdiğini ve ne görüştüğünü tabii bilmiyordum. Bunun üzerine o gün eve döndüm. İşte böyle serbest yaşamayı evli olmaya tercih etmiş olduğum o gün serbest hayata atıldığım ilk günüm olmuştu. Bu güne kadar böyle yaşar, gönlümün arzu ettiği erkekle nefsimi tatmin ederim. Bundan daha mesrûr (sevinçli) bir dakikam da yoktur. Hani o Şefik Efendi denilen gudubet herif ile şimdiye kadar beraber yaşamamış olsa idim emin ol ki, her gün azap, her dakika ıstırap içinde bulunacaktım. İşte şu mesut hayatımı mazimin mustarip  dakikalarıyla karşılaştırıyorum da en şad ve en mesrûr dakikalarıma şimdi nasıl ulaştığımı anlıyorum.. Anladın mı Halimeciğim..

– Anladım..

Naciye’nin naklettiği şu ufak sergüzeşt (macera) Halime üzerinde o derece tesir bırakmıştı ki uzun bir müddet ortalığı bir sükût kapladı..

***

Halime’nin Naciye’ye sık sık gidip gelmesinden hiçbir şey anlamayan zavallı Safinaz Hanım böyle ahbap ile kızının sıkılmadığını görerek memnun oluyordu. Hâlbuki ki Halime ne zaman Naciye’ye gitse görüştükleri söz muhakkak aşk ve sevgiye dair idi. İşte Halime son zamanda Naciye’nin vaka-i sergüzeştini dinlerken adeta içi gıcıklanıyor ve gönlünden “kocaya nefret” diyordu. 

Naciye’nin fettanâne sözleri üzerine Halime ziyaretlerini daha ziyade sıklaştırmış, vücudunu tahrik edecek sözlere fazla ehemmiyet vermeye başlamıştı. Muhatabının her şeye haris olduğunu takdir eden Naciye sözlerine daha ziyade bir letafet (hoşluk), sergüzeştine fazla bir zevk vermeye başlamış ve Halime’yi de kendi zevk-i sefahatine iştirak ettirmeye çalışmıştı. Nitekim Naciye’nin telkinat-ı mükerreresi (tekrarlanan telkinleri) üzerine Halime’nin başı yavaş yavaş havalanmıştı.

***

Bir gün Halime evinin dar odasının penceresi önünde oturuyor, bu güne kadar kendisini takip ederek yeni görüşmeye başladığı Ekrem’in halini gözünün önüne getirip müteessir (etkinlenmiş) bir halde düşünüyordu. Ekrem’in her sabah Halime’nin evinin önünden geçerken hafif bir öksürükle geçtiğini ve daimi bir surette meftunu (hayranı) bulunduğunu pencerelere fırlattığı nazarlarıyla (bakışlarıyla) ima ediyordu. Ekrem Babıali Caddesi’nde[2] büyük bir fotoğrafhane sahibi asil bir genç olmakla beraber kıvırcık siyah saçlı, orta boylu, üzüm gibi iri siyah gözlü, gayet yakışıklı, tahminen yirmi sekiz otuz yaşlarında kadar bir gençti.

İşte o gün Halime’nin fikri hep Ekrem’le meşgul bulunuyor, Naciye’den aldığı aşk ve sevgi dersini Ekrem’de tatbik ediyordu. Böyle Ekrem’i düşünen Halime artık tenha bir yerde görüşmeye karar verdi…

Ekrem akşamüzeri bermutat (her zamanki gibi) evin önünden geçerken Halime pencereyi açıp ve kafesin altından bükülü şu kâğıdı aşağıya fırlattı.

Ekrem Bey,

Yarın tam saat on ikide sizi Harbiye Nezareti’nin demir kapısı önünde bekliyorum. Lütfen geliniz.

***

Halime’nin bu kâğıdını eğilip yerden alan Ekrem sabırsızlıkla ne olduğunu öğrenmek istiyordu. Fakat mahalle arasında açıp tetkik etmenin iyi olmayacağından evde okumayı daha muvafık (uygun) buldu ve seri adımlarla evine gitmeye başladı. Ekrem evinin kapısına gelir gelmez kalbi çarpıyor ve içindeki yazının ne olduğunu bilemediği için merak ediyordu. Anahtar ile kapıyı açan Ekrem, kendini içeriye attı, validesinin hal ve hatırını sorduktan sonra odasına girip kapıyı kapattı. İlk işi tenha bir mahalde asude (rahat) bir dimağ ile mektubu okumak olduğundan cebinden kâğıdı çıkarıp bir lahzada (anda) okudu. Lakin imzanın atılmayışından bin türlü manalar vermeye başladı.

– Galiba mektubunun okunmayacağından korktuğundan veya başka ellere geçmiş olacağına zahib bulunduğundan (düşündüğünden) imza atmamış. Her ne de olsa bahtiyarım…

Ekrem, durup durup mektubu okudukça yarınki randevudan son derece memnun oluyordu.  Velhasıl o gece Ekrem’in en bahtiyar olduğu bir geceydi. Çünkü aylarca takip ettiği bir ilahe-i aşkın (aşk tanrıçasının) karşısında tekrar bulunacağını düşündükçe dünyalara nail olmuş (elde etmiş) gibi seviniyordu. Aylarca kapısının önünden geçtiği Halime’ye artık yarın kavuşacak, kendisince meçhul mülakata (buluşmaya) visal (kavuşma) ile başlamış olacaktı. İşte böyle bir takım hayalât içinde geceyi geçirmiş ve mevud (kararlaştırılmış) mülakat (buluşma) için resmî elbisesini giyinip erkenden sokağa çıkmıştı.

Ekrem sabahleyin evden çıkınca bir kere daha Halime’nin kapısının önünden geçerek Aksaray’a doğru yürüdü. Aksaray’a gelince köprüye hareket eden tramvaylardan birine atlayıp tramvayın bir kişilik sabit iskemlesine oturdu ve biletçiye “türbe” deyip parayı uzattı. Altı yedi dakika zarfında tramvay Maarif Nezareti binasının önünde durunca biletçi:

– Türbe.

diye bağırdı. Ekrem de tramvaydan inip Divan-ı Muhasebat’a[3] doğru yürüdü. Saat tam sekiz buçuk idi, ki fotoğrafhanenin kapısını açıp içeriye girdi…

Halime sabahleyin karyolasından kalkıp aynanın karşısında saçlarını tarıyor ve tuvaletini yapıyordu. Tuvaletini yaptıktan sonra aşağıya indi, validesi Safinaz Hanım ile pederi Hulki Bey’in oturdukları odaya girdi. Peder ile valide kızlarının böyle erkenden uyanıp aşağıya inmesini merak ettiler.

Safinaz Hanım merakını izale etmek (gidermek) için kızına:

– Ne o Halime, kızım! Bu sabah erkenden kalktın! dedi. Halime ise:

– Bu gece içimin sıkıntısından gözüme uyku girmedi. İçim çok sıkılıyor. Sebebini bilmiyorum anacığım, cevabını verdi.

Safinaz Hanım kızının böyle içinin sıkılmış olduğunu işitince kendi içi de sıkılmaya başladı:

– Kızım, acaba neden için sıkılır?

– Bilmiyorum anneciğim. Bari bugün biraz hava almak için Laleli’ye kadar gitmekliğime müsaade ediniz..

– Ah, hay hay! Git için açılsın.

Validesinden böyle bir müsaadeyi alan Halime beş dakika daha oturduktan sonra odadan dışarıya çıkıp kendi odasına girdi, sandığından bir bohça çıkardı bu bohçayı açıp yeni yaptığı jarse çarşafını alıp sandalyeye koydu. Duvardan el çantasını indirdi. Dolaptan da  iskarpinlerini aldı. Velhasıl önüne lazım olan her şeyi meydana koyup hazırlamaya başladı. Hazırlık tamam olunca merdiven başına gelip annesine seslendi. Zavallı Safinaz Hanım hakikaten saf bir kadın olduğundan sevgili Halime’sinin yanına merdivenleri koşarak çıktı. Halime validesini odada görünce:

– Anne, belki öğle yemeğini orada yerim şayet öğleye kadar gelemezsem beni beklemeyiniz.

dedi. Kızının bu sözünü samimiyetle dinleyen Safinaz Hanım:

– Kızım, sen canını sıkma, sakın üzülme! Gez, toz, gönlün açılsın..

diye mukabele etti (karşılık verdi). Daha fazla bir müsaade istihsal eden (elde eden) Halime o gününü temine almıştı. Saat on bir buçuğu geçiverdi ki allahısmarladık diyerek merdivenden inip sokak kapısından dışarıya çıktı. Tramvay tevkif (hapsetme) mahalline doğru ilerledi..

Halime Aksaray polisi karakolu önünde beklerken Topkapı tramvayı da gözüktü, tevkif mahallinde duran tramvaya binip “Bayezid”e bilet aldı. Laleli yokuşunu çıkıp Koska’dan geçerek Bayezid’de tevkif eden (duran) tramvaydan indi, Harbiye Nezareti istikametine yürüdü. Halime oraya gelinceye kadar saat de on ikiye çeyrek kalmıştı. Harbiye Nezareti kapısının önünde kendisinden evvel Ekrem’i gören Halime tuhaf bir hale maruz kaldı: Erkeklerle şimdiye kadar temas ettiği halde Ekrem’le nasıl tenha görüşecek? Halime on dakika kadar meşkûk (şüpheli) bir karar ile beklerken birdenbire Naciye’den aldığı dersler hatırına geldi:

– Ne olursa olsun görüşeceğim.

diyerek ilerleyip ve Ekrem’in yanına sokuldu. Titrek bir sada ile.

– Affedersiniz beklettim.

dedi. Ekrem muhatabının Halime olduğunu görünce:

– Emrinizin muntazırıyım (bekleyeniyim), sultanım.

cevabını verdi, her ikisi bir saniye kadar sükût ettiyse de nihayet Halime sükûtu ihlal etti:

– Beyoğlu’na gideceğiz.

– Neresine.. Yaya mı efendim?

– Evet yaya. Yolda konuşuruz.

– Baş üstüne.

Halime ile Ekrem hareket ettiler. Çakmakçılar’a saptılar. Koca yokuşu inip Mahmut Paşa’nın alt tarafına geldiler. Yavaş yavaş köprüye tevcih-i istikamet ettiler (yaklaştılar). Köprüyü geçip Galata’ya vasıl oldular (ulaştılar). Buraya gelinceye kadar yolda harf-i vahid (tek kelime) konuşulmamıştı. Galata’ya gelir gelmez Halime tekrar söze başladı:

– Beyoğlu’na çıkıp sizinle bir apartmanda tenha görüşmek istiyorum! Bildiğiniz apartman var mıdır?

Bu sözü işiten Ekrem, Halime’nin bu sözüne bir mana veremedi. Böyle tatlı bir talebi reddetmemek için:

– Vardır. Gidelim buluruz.

dedi. Galata’dan itibaren Ekrem ile Halime konuşuyorlar ve arada hâsıl olan aşk duygularını birbirine anlatıyorlardı. Tatlı tatlı sohbetler ile Beyoğlu’nun Tünel başını geçince birdenbire Halime:

– Bir apartman demiştim, zannederim unuttunuz.

diyerek Ekrem’i ikaz etti. Ekrem, Beyoğlu âleminin bülbülü olduğundan bilmediği yer, girmediği ev kalmamıştı. O dakika hatırına hemen Kalyopi’nin apartmanı gelip:

– Hatırımdadır, unutmadım. Yaklaştık.

diye cevap verdi. Bir çeyrek kadar daha yürüdükten sonra Beyoğlu polis merkezinin yanındaki Boğazkesen Caddesi’ne sapıp beş on adım daha gidince Ekrem büyük bir apartmanın kapısını çalmaya başladı. Kapı açılınca önünde önlük saçları toplu ihtiyar bir madam kapıyı açıp Ekrem’e sordu:

– Kimi istiyorsunuz.

– Madam Kalyopi’yi.

– Buyurun içeridedir. Halime ile Ekrem içeriye girince ihtiyar madam:

– Kalyo…pi… diye yukarıya seslendi. Arası beş dakika geçmişti ki yukarıdan otuz yaşlarında bir madam indi. Ekrem’i görünce:

– Buyurun Ekrem Bey.

diyerek yukarıya çıkardı ve birinci kat merdivenini döndükten sonra ikinci odayı açıp:

– Buyurunuz!.. dedi.

Halime odaya girer girmez mütehassis (meraklı) nazarlarını odanın içine fırlatıp müdekkikane (dikkatlice) odayı süzmeye başlamıştı. Odada Halime’nin ilk aklına gelen şey Naciye’nin kendisine hikâye etmiş olduğu sergüzeşti oldu. Burası Naciye’nin anlattığı odanın aynı idi. Yalnız bir fark vardı: Odada sarı karyola yerine siyah geniş bir karyola. Ekrem, Beyoğlu muhitinde bir apartman arzusunu sarı pirinç karyola zanneden Halime ile odaya girip kapıyı kapattıktan sonra geniş bir nefes aldı, vakit fevt etmeden (kaybetmeden) birtakım teklifâtta (tekliflerde) bulunmaya başladı. Halime böyle hayatın yabancısı olduğunu, halini anlatıyordu. Ne faide ki Naciye gibi fettan bir kadının müessir (etkileyici) teklifâtının kurbanı olmuştu.

Ateş ile barut bir yerde bulunması mümkün olmadığı gibi Halime ile de Ekrem’in tenha bir yerde sabretmeleri mümkün olmadığından Ekrem, Halime’yi iğfal etmiş, Halime’nin ise yalnız acı bir feryadından başka bir şey işitilmemişti..

Bir saat kadar zaman geçtikten sonra bir çift arkadaş, apartmanı terk ile Beyoğlu’nun mütefessih (bozulmuş) havasını teneffüs ederek İstanbul tarafına geçmişler ve her ikisi o günün zevkli dakikalarını her an yad edeceklerine söz vererek birbirinden mesrûren ayrılmışlardı..

***

Halime arz-ı teslimiyeti olan (kendini bıraktığı) o günden itibaren Naciye’nin sözlerini tamamen ifa ediyor (yerine getiriyor) ve gönlünün sevdiği erkeklerle zevk ve safada bulunuyordu. Halime’nin bu hayat-ı sefilane ve sefihaneye (sefih ve sefil hayata) atıldığından iki hafta sonra Hulki Bey uzun zamandan beri çektiği göğüs hastalığından rehâ-yâb olamayarak (kurtulamayarak) hayatına veda etmiş ve bir ay sonra da Safinaz Hanım fücceten (ansızın) irtihal-i dâr-ı beka eylemişti (bu dünyadan göçmüştü). Hayatta yalnız kalan Halime artık karşısında çekinecek hiçbir şahsiyet görmediğinden her gece bir erkeğin koynunda yatıyor ve vücudunu günden güne yıpratıyordu. Hele o bidayetteki (başlangıçtaki) güzelliğine veda etmiş, bir heyuladan başka bir şekil almamıştı.

***

Halime, validesiyle pederinin uful-i ebedisi (ebediyen yok oluşları) üzerine Taşkasap’daki hanesini satıp Şişli’de bir apartman isticar etmişti (kiralamıştı). Bu apartmanı daire daire kiraya verdi ve bir dairesinde de kendisi ikamet ediyordu.

Halime böyle Şişli hayatına atıldı atılalı Naciye gibi kadınlarla ahbaplığı arttırdı. Naciye ise gün yoktu ki Halime’ye gitmemiş olsun. Naciye, Halime’nin nezdinde misafir kaldıkça daha doğrusu Halime ile birlikte icrâ-yı rezalet ettikçe bu hayattan fevkalade memnun oluyor ve Halime’den bir dakika ayrılmak istemiyordu.

Halime Şişli’ye nakl-i hane ettiğinden (taşındığından) beri Ekrem haftada üç dört defa Halime’yi ziyaret ediyor ve ilk anlarını teşkil eden Kalyopi’nin apartmanını birbirine hikâye etmekle bitiremiyorlardı. Ekrem Halime’nin apartmanına gidip geliyordu, lakin Halime’de o ilk visalin (kavuşmanın) merbutiyetleri (bağlılıkları) kalmamıştı. Zahiren (görünüşte) Ekrem’e iltifat ediyordu fakat Halime, Ekrem’den daha güzel ve Ekrem’den daha zengin erkeklerle bulunduğundan artık Ekrem’i o dostlarının yanında adeta bir kış kadar soğuk görüyordu, Ekrem ise kendisine gösterilen tebessümleri tatlı buluyordu. O tebessümlerin altında gizlenen istihzaların (alayların) farkında bile değildi.

Ekrem bermutat (her zamanki gibi) haftanın bir gününde Halime’nin apartmanına gitti, dairesinin kapısını çaldığı zaman kapı açılmamıştı. Ekrem hiddetinden kapının zilini sık sık çeviriyordu. Fakat zilin sadasından başka hiçbir cevap alamıyordu. Ekrem bu ümidinin haricindeki hale maruz kaldığını görünce hiddeti artmıştı, elleri titriyor, yavaş yavaş söylendiği ağzının içinde yuvarlanan hafif konuşmalardan belli oluyordu.

Ekrem, o gün geleceğini iki gün evvel gönderdiği mektupla bildirmişti. Acaba, Halime mektubu almamış mı idi, kabil değil (mümkün değil)!. İki günden beri bir mektup alınmaz mı idi. Her halde mektup eline vasıl olmuştu (ulaşmıştı). O halde kapı neden açılmıyordu. İşte anlayamadığı nokta bu idi.

Ekrem kapıyı çaldı, kapı açılmadı. Bu açılmayış yoksa bir ret cevabı mı idi. Yoksa görüşmeyeceğini bildirmek mi idi!! Kim bilir, Halime ne düşünüyordu.

Ekrem o gün bu halden meyûsen döndü.

***

Ertesi günü Ekrem yine Halime’ye gitti. Dairesinin kapısını çaldı. İçeriden Halime kapıyı açmıştı. Ekrem hiçbir şey söylemeden içeriye girdi, Halime’nin yüzüne baktı. Ekrem’i Halime eskisi gibi hararetle karşılamadı. Memnun olmadığını yüzü ispat ediyordu.

Ekrem içeriye girip her daim girdiği odaya girdi; kanepeye oturdu, gözü Halime’nin gelmesinde idi.

Ekrem, epey bir zaman odada yalnız kaldı. Halime’si gelmedi. Yalnızlıktan canı sıkıldıkça sıkılıyordu. Böyle yalnız bırakılmak bir tahkirden (hakaretten) başka bir şey olmadığına kanaat getiriyordu. Demek Halime tahkir ediyordu. Halime Ekrem’i yalnız bırakmıştı. Çünkü diğer bir odada zengin müşterisinin karşısında bulunuyordu. Ekrem bir lahza bile hatırına gelmiyordu.

Arası yarım saatten fazla geçti, Halime Ekrem’in odasına girdi, hiç istemeyerek:

– Safa geldiniz, dedi. Ekrem Halime’nin bu soğuk iltifatına bir mana veremedi, sabretmek istedi, fakat sabra tahammülü kalmamıştı. Sordu:

– Ne o, Halime Hanım bu günlerde sizi pek lakayt görüyorum.

– Hayır! Size öyle geliyor Ekrem Bey.

Ekrem muhatabının maksadını pek güzel anlamıştı. Lakin ihtimal veremiyordu.

– Evet! Bana lakayt olduğunuz vaziyetinizden anlaşılıyor. Ketmetmek (saklamak) muhaldir (imkânsızdır).

Bu söz üzerine Halime derin bir düşünceye daldı. Nihayet cevabını verdi:

– Sizin böyle sık sık geldiğinizi arzu etmiyorum, ziyaretinizi seyrekleştirseniz daha tatlı olur.

Bu cevap Ekrem’i kovmakla birdi. Ekrem bu cevaba maruz bırakıldığını, hakaretin neden ileri geldiğini bilemiyordu. Sual etti:

– Neden böyle icap etti?

Halime, söylememek istedi. Lakin bu ziyaretlerin temadisine (sürüp gitmesine) nihayeti (sonu) cevab-ı kati (kesin cevap) vermekle hâsıl olabileceğini düşündükten sonra sebebini söylemekten çekinmedi:

– Evet Ekrem! Senin böyle sık sık gelip gitmekliğin misafirlerimin tacizliğine sebep oluyor. Nitekim şimdi de bir misafirim vardır. Senin geldiğinden dolayı rahatsız olmuşlardır. Ayıp değil Ekrem; sen beni sevebilirsin ve Kalyopi Apartmanı’nın tevlid ettiği (doğurduğu) neşe ile buradan ayağını kesemezsin, bana bir hiss-i şehvanî (şehvetli his) ile merbut (bağlı) bulunursun! Düşün ki acaba o ben bidayetteki düşüncelerim üzerinde sabit kalmış mıyım; acaba fikren, kalben merbutiyetim baki midir, hayır Ekrem hayır! Senden daha güzel, senden daha cazip, senden daha zengin erkekler var, işte bugün o cazip o zengin, o sevimli erkekleri sana tercih ediyorum. Artık seninle bulunmamaya azmettim! Çünkü hoşlanmıyorum…! Hatta sen dün de geldin! Kapıyı açmadım. Çünkü geleceğini bildirmiştin, bugün geleceğini de geldiğinde bilmiş olsa idim yine kapıyı açamayacaktım! Sebebini söyledim Ekrem. Artık sonunu sen düşün!

Halime’nin bu açık cevabını dinleyen Ekrem bir şey söylemeksizin kalkıp paltosunu aldı ve sert bir surette kapıyı kapayıp dışarıya çıktı..

Bir gün yine kemafissabık (eskisi gibi) nefsini tatmin ve ihtiyacâtını (ihtiyaçlarını) temin maksadıyla Ali Bey namında birini ikamet ettiği hanesine getirdiği vakit, mahalle heyet-i ihtiyarisi tarafından görülüp karakola haber verilmiş ve karakoldan kendilerine terfik edilen (yanlarına verilen) bir polis muavenetiyle (yardımıyla) gece yatsıyı müteakib (ardından) hanesi basılmıştı.

Evinin basıldığını gören Halime şaşkın bir vaziyette öteye beriye koşuyor, Ali Bey ise don gömlek oturuyordu. Cürm-i meşhud (suçüstü) halinde fahişeliği sabit olan Halime’nin hanesi satıldı. Yirmi dört yaşında bulunup da bu hayat-ı fuhşa atılalı altı sene olan Halime evinin kapandığını görünce artık kendisinin bir umumhane (genelev) sermayesinden başka bir şey olamayacağına kanaat getirip Kadıköy’ünde Paris Mahallesi’nde Leyla’nın umumhanesine sermaye kaydedildi.

Halime sermaye kaydedildiği günden beri haline ve Naciye’ye lanet ediyordu. Daha bekâretini muhafaza ederken Naciye’nin verdiği ahlaksızlık dersi ile baştan çıkan Halime, fuhşa süluk etti (izledi) edeli hayatını her an taht-ı tehlikede görüyor ve öyle dakikaları oluyordu ki ağlamaktan gözleri şişiyordu. Hele sermaye olalıdan beri rahat bir dakikası yoktu. Müşterinin koynunda yattığı müddetçe hayatına bir suikast edilip edilmeyeceğini düşünür ve ahval ve hayatı malum olmayan erkeğin koynunda yattıkça:

– İlahi Naciye, Allah’ın gazabına gelesin! demekle beraber:

– Bu hale lanet!

diye de gözlerinden ip gibi yaş akıyordu. Bundan başka öyle dakikaları da olurdu ki koynunda yatıp gözleri kapanan meçhul erkeğin yüzüne bakarak:

– Hay sefil adam, der ve

– Bu kerhane âleminde yaşayacağına meşru zevcenin (karının) mesut kolları arasında yaşasana behey ahmak! diye de söylenirdi.

Acı gözyaşlarıyla vakit geçiren Halime, bir gece yine kendi müşterisi olan ve ahval ve hüviyeti meçhul bulunan bir erkekle o melun hücresine kapanmış, hücrenin pis karyolasına çekilmişti. Beş on dakika konuşulduktan sonra yatmak zamanı gelmiş ve her ikisi pis kokudan gönül bulandıran yatağa uzanıp âlem-i zevke dalmışlardı.

Aradan iki saat geçtikten sonra erkek yatağın içine oturmuş Halime’ye sert sert bir şeyler söylüyordu.

– İşte sana söylüyorum cevap ver!

– Ne cevap vereyim! Bilmiyorum…

– Söyle, yoksa vururum diyorum!

– Vallahi bilmiyorum, Müslüman değil misin yemin ediyorum..

– Söyleyeceksin…

– Ayol, ne söyleyeyim…

– Söyle kaltak! Söyle!

– ….

– Söyleme bakayım..  Arası bir saniye geçer geçmez:

– Vuruldum, a………….y!

– Bağırma al bir daha!

– Uf………, kıyma…

– Su…………….s kaltak….

– A…………..h!

Halime’nin bu feryadı üzerine polis yetişip Leyla’nın umumhanesine girdi. Feryat edilen odanın kapısını açınca karyolaya uzanmış bir kadının al kanlar içinde yattığını gördü. Polis, umumhaneci Leyla’dan katili sordu. Leyla cevap verdi:

– Katil: Arap Hüseyin, öldürülen: Halime….

Son

[1] Milli Cinayat Koleksiyonu Didem Ardalı Büyükarman tarafından Latin harflerine aktarılarak yayına hazırlanmıştır. Bkz. Labirent Yayınları, İstanbul, 2013.
[2] Bugünkü Cağaloğlu.
[3] 1865 yılında devlet harcamalarını denetlemek amacıyla kurulan birim. 

Yazının kaynağı: http://t24.com.tr/k24/yazi/1920li-yillardan-bir-mustehcen-edebiyat-ornegi,697


https://sevalsahin.com/detay/4/242/1920%C3%AF%C2%BF%C2%BD%C3%AF%C2%BF%C2%BD%C3%AF%C2%BF%C2%BDli-yillardan-bir-mustehcen-edebiyat-ornegi
1920’li yıllardan bir müstehcen edebiyat örneği