Polisiye Söyleşileri 1: Çağatay Yaşmut (Söyleşiler)

Polisiye Söyleşileri 1: Çağatay Yaşmut

Ana Sayfa | Blog | Polisiye Söyleşileri 1: Çağatay Yaşmut (Söyleşiler) - 18.6.2019

Polisiye Söyleşileri 1: Çağatay Yaşmut

İpek Bozkaya ve Said Cangır ile polisiye yazarlarına, polisiye hakkında 20 soru sorduk. Cevapları burada.

1.    Size polisiyeyi nasıl tanımlarsınız?

 

Ben, klasik polisiye anlayışından yanayım. Klasik polisiyede romanın başında bir cinayet işlenir, bu cinayetle ilgili bir sürü şüpheli - aralarından biri mutlaka katildir - bulunur, soruşturmayı yürüten zeki bir dedektif vardır. İşlenen cinayetin ardından soruşturmacı veya dedektif şüphelileri tek tek sorguya çekerek onların hayatlarına girer, sorduğu sorularla davranışlarını gözler, ipuçları aracılığıyla sorgulana kişilerin verdikleri yanıtlar arasındaki tutarsızlıkları bulup boşlukları doldurur ve akıl yürüterek hedefe ulaşır. Descartes’in ‘Yöntem Üzerine Konuşmasında’ dediği gibi, ele alınan konuyu olabildiğince çok parçalara ayırmak, bu parçaları dikkatle ve ilişkileri kolay kavranır biçimde, basitten karmaşığa doğru ilişkilendirip birleştirmek ve akıl yürütmenin her aşamasında, atılan adımları saymak, hiçbir şeyin atlanmaması için gerekli kontrolleri yapmak gerekir. Burada Descartes, basit ve açık olan doğrudan hareket etmek ve araştırma boyunca açık ve seçikliği kaybetmeden her adıma dikkat ederek doğru sonuca ulaşmak amacındadır. Dedektifin deyapması gereken bana göre tam budur. Buradanhareketlepolisiyenin en genel tanımı; muamma ile harmanlanmış suçun anlatıldığı ve akılcı yollarla çözüme ulaşılan romanlar polisiye romandır. Suç ve muamma kilit kavramlardır. İyi bir polisiye roman ikisini de içerir. Sadece suçun anlatıldığı yazına layıkıyla bir polisiyediyemeyeceğimiz gibi,suç barındırmayan bir polisiye de düşünülmemelidir. Buradaki suçtan kastım, esrarlı bir cinayettir. Bu bağlamda tüm roman boyunca olaylar, bu cinayetin çevresinde ve katil kim, cinayet nasıl işlendi, neden işlendi sorularına cevap bulmaya çalışan bir dedektif etrafında şekillenir. Dedektif, katil ve kurban üçgeni içinde gelişen olaylar dedektifle birlikte okurun da zihnini zorlamalıdır. Romanda katilin kim olduğundan ziyade romanın kurgusu önemlidir. Bu yüzden polisiye romanın eylemci ve akılcı bir içeriği olmalıdır. Gerçek dünyadankopuk olmamalıdır. Anlatılan suçun nedenleri, aşk, intikam, nefret, kıskançlığın yanı sıra insanların ulaşmak için uğruna her şeyi yapabilecekleri para, iktidar, hırs ve güç olmalıdır.

 

 

 

 

 

 

 

2.Neden polisiye türünde eserler kaleme alıyorsunuz?

 

Edebi romanlar, insanı anlatırlar. Bir hikaye çerçevesinde aşklara, sevgilere, nefretlere kısaca insan ruhunun derinliklerindeki her şeye tanık oluruz. Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonnasında Raif Efendiyi, Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli’ndeki Zebercet’i,Yaşar Kemal’in İnce Memedini, Vedat Türkali’nin Bir Gün Tek Başına romanındaki Kenan’ını böyle tanıdık, sevdik veya sevmedik. İnsan karmaşık bir varlıktır,kendini gizler. Bu varlığın ruhunun derinliklerinde sayısız malzeme bulabiliriz. Halbuki polisiye roman bir ölçüye kadar insanı anlatmakla birlikte gizem ve muammayı ön plana çıkartır. Polisiye bu yönüyle benim daha çok bu yönü ilgimi çekiyor. Belki bunun nedeni, çocukluğumdan beri büyük bir hayranlıkla okuduğum Agatha Christie, Mıke Hammer, Conan Doyle romanlarının damağımdabıraktığı eşsiz tatlar, bilmiyorum.Polisiye okurda merak duygusunu tatmin ediyor, dedektifle yarıştırıyorfırsatı ve rekabet duygusunu kamçılıyor. Aynı zamanda okuru gerçek dünyanın sıkıntılarından, bireysel sorunlarından, yaşamın tekdüzeliğinden kaçırıyor 

Başarılı, karmaşık ve ilginç kurgular okumak ve yazmak hoşuma gidiyor. Roman dediğimiz şey, haz almak için yazılır ve okunur. Yoksa tuğla kalınlığında romanlar yazılmazdı. Yazar yazdığından keyif almalıdır. Ben yazar olarak insanı anlatmaktan ziyade kurgu oluşturmasını seviyorum ve işin açığı okuyacağım türde romanlar yazıyorum.

 

3.Karakterlerinizi nasıl yaratıyorsunuz?

 

Karakterlerimi yaratırken deneyimlerimden yararlanıyorumUzun yıllar özel sektörün bankacılık ve finans kollarında çalıştım. Görevim gereği epeyce seyahat ettim. Büyük şehirlerin yanı sıra pek çok küçük yerleşimler de görme şansım oldu. İnsanları ve yaşamları tanıdım, dostluklar kurdum, farklı insanlar tanımak, onların yaşamlarıyla bugün baktığım zaman bana çok şey katmış. Lojistik sektöründe de çalıştım. Depoculuk yaptım, işin emek tarafını gördüm. Otomotiv sektöründe ise araba sattım. Memleketimden insan manzaralarına bizzat şahit oldum, desek yeri. Çok yorulduğum, yer yer bunaldığım o günler zamanla bende büyük bir birikim ve deneyim oluşturmuş,şimdi o günlerime –dönmek istemesem de- teşekkür ediyorum. Romanlarımdaki karakterleri  kurgularken bu deneyimlerim saklandıkları yerden çıkıp bana yol gösteriyorlar.Ama buradan o yaşamları romanlara öylece monte ediyorum anlamı çıkmasın.İzlediğim sayısız filmler, okumakta olduğum yüzlerce kitap karakter yaratma sürecinde bana yol gösteriyor.

Tanıdığım birini yazmak, karakterin gerçeklikle bağının kopmamasını sağlıyor. Bana bir nesnellik ve geniş bir özgürlük alanı tanıyor. Gerçeklikten ayrılma riskimi azaltıyor. Dolayısıyla kendime olanakları sonuna kadar kullanma cesareti sağlıyorum. Bunun için, başta kendimin ve yakınlarımın çevremdeki insanlarla olan ilişkilerini uyanık gözlerle izliyorum, gözlem yapıyorum, bu konuda epeyce kafa yorup ilişkileri didikliyorum. Her romanımda garip bir şekilde, esasında ne kadar gözlemci biri olduğumun da farkına varıyorum, zira insan öncesinde kendinde neyin ne kadar olduğunu değerlendiremiyor. Çünkü biz insanların yaşantı olanaklarının zengin bilgisi çok malzeme vaat ediyor. Romanlarımda gerçekçiliği elden bırakmamak için hayatla içi içeolmak gerekiyor. Ayrıca şu bana yanlış geliyor, yazarların çoğu öykünün konusunu ve genel hatlarını belirledikten sonar karakter yaratma sürecine giriyorlarŞahsen ben bundan sakınıyorumBana göre bu karakterlerin iki boyutlu kalmalarına,  neden oluyor. Bana,karakteri oluşturup onu iyice büyütüp ona uygun öykü oluşturmak daha mantıklı geliyor. Yan karakterlerim ise, ya dost ya da düşman oluyor. Ana karakterlerle çatışma yaratan karakterler yaratıyorum. Böylelikle karakterlerin birbirleriyle kıyaslanmasına olanak sağlarkenkahramanımın özelliklerini ayrı tutmaya mecbur kalıyorum.

 

4.Eserlerinizde suç nasıl bir yere sahip?

 

Suçu tüm yönleriyle kullanmaya gayret ediyorum. Çünkü polisiye romanın temelini suç ve suçla birlikte muamma oluşturuyor. Burada suçtan kastım tabiiki cinayet. Bunu yaparken klasik polisiyenin yaptığı gibi akıl yürüterek ve sentezci bir yaklaşım yerine kara romanın yaptığı gibi, dedektifimi sokaklara indirip suçun içine sokuyorum. Kim, neden ve nasıl sorularına yanıt ararken suçu toplumsal bir olgu olduğunu göstererek ele alıyorum. Arka planda İstanbul’u koruyarak suçu karanlık sokaklara ve umumi mekanlara taşıyorum. 

Romanlarımdan örnek vermek gerekirse, Beyoğlu Çıkmazı romanımda Beyoğlu’nun arka sokaklarının birinde işlenen bir cinayet çevresinde gelişen ve hepimizin yaşayabileceği bizden bir aşk ve intikam hikayesini anlatıyorum. Uyuşturucu ve kumar batağında yaşayan insanların hayatlarına temas ediyorum. Şarkılar Susunca’ da gece hayatının baştan çıkarıcı pırıltılı dünyasının arkasında gizlenen dramları anlatırken yeraltı seks dünyasına göz atıyorum. Beni Yavaş Öldür’ de zengin, burjuva taklitlerininşaşalı hayatlarının görülmeyen yüzünü teşkil eden para ve iktidar hırslarına dokunuyorum. Son romanım Kadıköy Cinayetlerinde ise sapkın bir aşkın ve intikam hırsının insana neler yaptırabileceğine tanık oluyoruz.

 

5. Polisiye ve dil arasında nasıl bir ilişki var sizce?

 

Polisiye ve dil arasında belki de diğer romanlarda olmadığı kadar sıkı bir ilişki olduğunu düşünüyorum. İki sebebi var. Birincisi polisiyenin kurguyla paralel giden akıcı bir dile sahip olması gerekliliği. Bu dil de ancak çağdaş dili yakalamakla oluyor. Muammayı çözmeye odaklanan birine, kitabın geçtiği dönemin, coğrafyanın, sosyal sınıfın dışında bir dil kullanıldığı zaman, okurun hızla kitaptan uzaklaşacağını -tıpkı benim dili önemsememiş bir polisiye eseri okurken yaptığım gibi- bir tarafa atacağının farkındayım. Diğeriyse gene kurguya odaklanan birine gereksiz betimlemeler yaptığınız zaman sonucun yine hüsran olacağı kanaatindeyim. Kıvamı iyi tutturmak gerekiyor. Bir aşk romanı yazar gibi polisiye yazarsanız en başta kendinizle çatışmış oluyorsunuz. Yanlış dil kullanan ve polisiye olarak kategorize edilen eserler hayli var, burada yazarın da bir karar vermesi gerekli bana göre. Polisiye yazmak kimine göre yeterince edebi görülmüyor, bu endişeden kurtulmak, kurtulamıyorsanız da en iyisi polisiyeyi bırakmak lazım. 

 

6.Polisiye ve şehir arasında bir ilişki var mı? Eğer varsa bu ilişki nasıl bir ilişki?

 

Polisiye ile şehir arasında güçlü bir bağ olduğuna inanıyorum. Nerede suç varsa polisiye orada. Çünkü polisiye suçu konu ediniyor, suç da büyük yoğunlukla şehirlerde oluyor, dolayısıyla ikisi arasında bir ilişki meydana çıkıyor. Polisiye edebiyatta kırsal bölgelerde, köylerde dolaşan bir dedektife pek rastlamıyoruz. Çünkü buralardaki yaşamlar stabildir, insanlar birbirlerini iyi tanırlar ve tek düze hayat sürdürürler. Homojen değerlere sahip. Dolayısıyla muamma içeren suçun oluşması pek olası görünmüyor. Bu yüzden polisiye yazarları kırsallara ilgi göstermezler. Dedektifleri şehirlerde boy gösterir. Mesela birkaç örnek vermek gerekirse, ilk aklıma gelenler, Matthew Scudder New York’u, komiser Brunetti Venedik’i, komiser Haritos Atina’yı, Marlowe ise Los Angles’ı ve daha nice dedektifler şehirleri mesken tutarlar, bu şehirlerle birlikte anılırlar. 

Bugün toplumun büyük bir çoğunluğu şehirlerde yaşıyor. Sanayi devrimiyle birlikte insanlar köylerden şehirlere göç etmeye başladı. Şehirler kalabalıklaştı. Rekabetle birlikte hırslar, tutkular bu dar alanlarda yaşanmaya başlandı. Bu da doğal olarak suçu artırdı. Günümüzde suç oranı büyük şehirlerde hızla artıyor. Göçlerle dolan şehirlerde insanları beraber ve uyumlu yaşamaya sevk edecek sosyal normlar, ortak kültürler, inançlar bulunmuyor. İnsanların ahlaki ve sosyal değerleri birbirleriyle uyumsuzluk gösteriyor. Kişisel çıkarlar, aç kalma güdüsü, ekonomik kazançlar manevi değerlerin önüne geçiyor. Şehirlerde fakirlerle zenginler aynı sokakta dolaşabiliyor, bu da özellikle gençlerde yıkıcı bir etki yapabiliyor ve insanları suça daha kolay yöneltebiliyor. Kapitalist sistem şehirleri pençesi altına alıyor. Bu sistemle insanlar birbirlerinden ayrılıyorlar, parçalanıyorlar. İnsanın kimliği sadece iş yapan bir makinenin parçasına dönüşüyor. Kendine ve çevresine yabancılaşan, bir makinenin dişlisi olarak görünen insan suça daha meyilli hale gelebiliyor. 1930 bunalımıyla birlikte yeraltı sermayesinin yüzeye çıkması, uyuşturucu, kadın ticareti, içki kaçakçılığı, kumar ve fuhuşun şehirlerde artması hiç şaşırtıcı değildir. Böyle olunca polisiye edebiyatın dedektiflerinin şehirlerde iş kovalaması çok doğal geliyor

 

7. Türkiye'de polisiyenin köklü bir geçmiş var mı? 

 

Nedense olmadığı yönünde bir görüş var. Edebiyatımızda polisiyede köklü bir geçmişten, gururla, söz edebiliriz. 1884 yılında Ahmet Mithat Efendi’nin Esrar-ı Cinayat’i bizim başlangıç eserimizdirEser önce tefrika etmiş ve sonra da romanlaştırmıştır. Büyük edebiyatçı olarak tanıdığımız pek çok yazarımız polisiye eserler vermişlerdir.O dönemde on paralık öykülerin kahramanları Nat Pinkerton, Nick Carter ve benzerleri polisiyenin damarını oluşturmaktaydı, ilgi büyüktü. Bu büyük ilgi, yerli yazarlar için, benzer öyküler üretmeyi özendiren bir etken olduBizde yaratılan kahramanlar Batı’nın kahramanlarıyla özdeşleştirildi.Ebusüreyya Sami’nin Amanvermez Avni’si, Hüseyin Nadir’in Fakabasmaz Zihni’si,Server Bedi’nin Cingöz Recai’sini, Tilki Leman’ını, Çekirge Zehra’sını, Kartal İhsan’ını, Osman Nuri’nin Kandökmez Remzi’si, Fahrettin Sertelli’nin Elegeçmez Kadri,Polis hafiyesi Yılmaz, Şeytan Hadiye, Behçet Rıza’nın Pire Necmi’sinive Kemal Tahir’in Mike Hammer’lerini sayabiliriz. Edebiyatımızda önemli yeri olan usta kalemlerin takma adlar kullanarak polisiye eserler vermelerinin nedeni, çoğunun polisiye türe olan yaklaşımlarının olumsuz olması ve bu işi sadece para kazanmak amacıyla yapmalarından kaynaklanıyordu. Bunlardan başka telif birçok eser de yayımlanmıştır.Nazım Hikmet’in Yeşil Elmalar, Peride Celal’in Ben Vurmadım, Halide Edip Adıvar’ın Yol Palas Cinayeti, Hüseyin Rahmi Günpınar’ın Kesik Başromanını gibi romanlar ülkemizde polisiyenin çok eski zamanlara dayandığını gösterir. 1990 yılından sonrasını ise biliyoruz;  kendi isimlerini saklamadan polisiye yazdıklarını göğüslerini gere gere söyleyen yazarlar gelmektedir. Ahmet Ümit, Osman Aysu, Celil Oker, Armağan Tunaboylu, Algan Sezgintüredi, Esmahan Aykol, Nihan Taştekin, Suat Duman, Mehmet Murat Somer ve daha birçok yazar sayabiliriz.

 

8. Polisiyeyi diğer roman türlerinden ayırıcı özellikleri sizce nelerdir?

 

Bütün romanlar, polisiye olsun olmasın, kurmaca bir dünya içinde insanı ve hayatı anlatır.  Bu anlatıma sanat ve estetik de eklenir, okura sunulur. İşte; romanların işlevi budur. Toplumda polisiye romanın bir popüler kültür ürünü olduğu algısı vardır. Özellikle bazı eleştirmenler ön yargılı tutumlarıyla bunu sık sık gündeme getirmektedirler. Bana göre polisiye romanın popüler kültüre mahsus çabuk tüketilen bir tür olarak görülmesi polisiye romana yapılan çok büyük bir haksızlıktır. Suç, ceza, adalet kavramlarını sorgulayan ve toplumu irdeleyen pek çok roman yazılmıştır ki, bu romanların yüksek edebiyat kategorisindedir;  Dashiell Hammet, Raymond Chandler, George Simenon, Ross McDonald ve daha nicelerinin edebiyatta saygın bir yerleri vardır. 

Polisiye romanın diğer türlerden ayrılan, kendine özgü özellikleri elbette bulunmaktadır. Bir kere, kullanılan dilde farklılık vardır. Polisiye romanda kullanılan dil akıcı ve sadedir. Her türlü şiirsellikten uzaktır ve kelime oyunları barındırmaz. Uzun cümlelere ve karmaşık betimlememelere yer vermez. Çünkü bunlar metinde heyecanı azaltır.   

Bir farklılık da kurgusundadır. Polisiye roman, tarih boyunca farklı türlerde karşımıza çıkmasına rağmen esas olan suç, cinayet ve muammadır. Buna göre Suç ve Ceza, Sefiller, Karamazov Kardeşlerdünya edebiyatına damgasını vurmuş polisiye yapıtlardır. 

 

9. Polisiye ve eleştirisi konusunda neler söylersiniz?

 

Günümüzde, polisiye roman tüm dünyada milyonlarca okur bulmasına rağmen edebiyat çerçevesi dışında tutulmaktadır. Erol Üyepazarcı’nın deyişiyle polisiye ‘edebiyatın üvey çocuğu’ olmaktan yakasını bir türlü kurtaramamıştır. Her edebi türün iyileri olduğu gibi kötüleri de vardır. Tabii ki polisiyede de olacaktır. Çalakalem yazılmış, muamma içermeyen, suçu anlatmayan sadece zaman geçirmek için yazılmış polisiyeler olduğu gibi suçu, suçluyu, toplumu, insanı, adaleti, cezayı irdeleyen polisiyeler de mevcuttur. Kötü kaleme alınmış polisiye eserler yüzünden polisiye edebiyatı harcamak büyük bir haksızlık olur. Bir de şu var, şahsen, “yüksek edebiyat” kategorisinde yazılmış başarısız eserlerin, eleştirmenler tarafından nitelikli polisiye romanlara tercih ediliyor ki buna çok üzülüyorum. Mesela Edmund WilsonRoger Ackyord’un Katilinden Kime Ne?adlı makalesinde polisiyenin değerini “saçmalık ve zarar açısından, bulmaca çözmekle sigara içmek arasında derecelendirilebilecek bir kötü alışkanlık”olarak niteliyor. Bu tip önyargılı “eleştiri” yapanların dünya edebiyatında saygın bir yeri olan Karamozov Kardeşler, Suç ve Ceza, Gülün Adı, Sefiller, Hayvanlaşan İnsangibi romanları tekrar okumalarını sağlık veririm. Bana göre edebiyat eleştirmenleri polisiye edebiyat olarak kategorize edilmiş bir esere ‘iyi’ demeyi kendilerine yediremiyorlar. Eleştirmenlerin polisiye edebiyatı küçümseyen bakış açılarından bir gün kurtulacaklarını ümit ediyorum.

 

10. Polisiye ve Toplum-Siyaset-Gündem arasında sizce bir ilişki var mıdır? Nasıl?

 

Siyaset ve gündem denilince aklıma ilk gelen, derin devlet ilişkileri, komplo teorileri, darbeler ve beraberinde gelen cinayetler, suç örgütleri, paralel yapılanmalar, farklı etnik kimliklerden ve farklı dini inançlar yüzünden kıyımlar, siyasi görüşleri yüzünden içeri atılanlar, v.b. İşte polisiye roman tüm bunlarla bir hesaplaşma yapıyor. Toplumun egemen ideolojiye tepkisini ya da tepkisizliğini polisiye roman gösteriyor. Polisiye roman, mafya ilişkileri, ırkçılık, kara para aklama, uyuşturucu gibi toplumsal sorunlara ayna tutup siyaset – güç – mafya üçgeninde varolan bu kavramlar arasındaki karmaşık ve karanlık ilişkileri irdeliyor. Örneğin bir Petros Markaris, Komiser Haritos vasıtasıyla Atina’da politikacılardan örülü kirli bir mekanizmayı, kurulan paravan şirketleri, futbol ligindeki şikeleri, medya-siyaset çıkar ilişkilerini gün yüzene çıkarırken, kendi ülkemizde yaşadığımız ya da yaşamakta olduğumuz benzer sorunları bize hatırlatıyor

Ahmet Ümit, Kuklaromanında Susurluk ile ortaya çıkan kirli ilişkilere ayna tutar. Paco Ignacia Tabio II’nun romanlarında ise, Meksika’da devlet, suçun, kötülüğün ve gizli güçleri simgeler. Siyaset ve terör içiçe gider, bu durum da toplumu baskı altında tutup köleleştirir. 

 

 

 

 

11. Polisiye yazmak için örneğin S. S. Van Dine'de olduğu gibi belirli kurallar olması gerektiğini düşünüyor musunuz?

 

Ben olduğunu düşünüyorum. Bugün çok satan macera ve polisiye romanlara, Hollywood filmlerine baktığımızda bu kurallar zaten belli ölçüde işliyor ve iyi bir hikâyenin çöpe gitmesini önlüyor. Van Dine de bu ilkeleri polisiyenin altın çağında çıkartmıştır. Araştırmacılar o dönemde hayli popüler olan polisiye için bir takım kurallar getirme gereği duymuşlardır. Katil uşak olmaması, katilin cinayeti itiraf etmemesi, suçlunun çeşitli fal ve ruh çağırma seanslarıyla bulunmaması gibi. Buna ben de bir yere kadar katılıyorum.  ‘Katil uşak’ örneğini ele alırsak, önemli olan katilin kimliği değil nasıl bulunduğu, yani nasıl hikâye edildiğidir. Şayet bir okur hikâyeden çok katilin kim olduğunu merak ediyorsa kitabın sonunu bakarak bunu öğrenebilir. 

 

12. Polisiyenin Türkiye'de 1990'lardan itibaren giderek rağbet gören bir tür olmasını nasıl açıklarsınız?

 

Aslında polisiye 1990’lardan önce de rağbet gören bir türdü. Yukarıda bahsettiğim gibi pek çok ünlü edebiyatçımız, takma isimlerle, sayısız nitelikli eserler kaleme almışlardı. Hatta bu eserlerin bazıları, taklit edilen yabancı dedektiflerden bile daha başarılıdır

1990’larda ise eserlerine sahip çıkan ve onların arkasında duran bir yazar kitlesi oluştu. Özellikle Ahmet Ümit, Celil Oker ve Osman Aysun’un başı çektiği bu grup peşlerinden gelen polisiye yazarlarına ilham verdi ve cesaret kaynağı oldu. Polisiye kurgunun ilgiyi en üst seviyede tutan yapısından dolayı, edebiyatçılarımız bu kurguyu kullanmaktan çekinmediler. Mesela Orhan Pamuk’un bazı eserleri polisiye olarak kurgulanmıştır. 

Kamuoyunda 1980’lerin travması azalırken Susurluk örneğindeki gibi derin devlet, çete ilişkilerinin su yüzüne çıkması polisiye yazarlara büyük bir malzeme verdi. Değişen dünya değerleri, küreselleşme, kapitalizm, hızla kalabalıklaşan şehirler, ekmek kavgası beraberinde birbirimize yabancılaşmayı, parçalanmayı, manevi değerlerin kaybolmasını, ferdi güvensizlik hissini ve en önemlisi suçu getirmiştir. Bunun yanı sıra teknolojide hızla süregelen ilerleme, suç yelpazesini genişletmiştir. Uzay çağı, internet, cep telefonları, uydu aracılığı ile her an her yerde takip edilebilir olmak suçun, toplumun her katmanına sızdığını gösterir. Polisiye yazarlar da bunu görmezden gelemediler. Çünkü her bireyi, ölçeğine göre içine alan suç, beraberinde de malzeme oluştu. Bu durum salt yazarın değil okurun da ilgisini çekti. Böylece arz talep dengesi oluştu ve polisiye hızla bir ivme kazandı. Buna ek olarak kriminal alandaki gelişmeler yazarlara geniş bir hareket imkanı sağladı.

 

13. Polisiye, başka roman türleriyle karşılaştırıldığına alt türleri diğerlerine oranla daha çok olan  bir tür mü? Neden? Siz kendinizi bu alt türlere yakın hissediyor musunuz?

 

Polisiye üst başlığı altında pek çok alt tür sayılabilir. Bunlar, konu ve yöntemleri göz önüne alınarak gruplaştırılmıştır. Bence bunun nedeni, polisiye romanların yazıldıkları dönemlerde suçun niteliği ve geçirdiği değişime ayak uydurma isteğidir. Korku, gerilim, casus, kara roman, sorun roman (katil kim), thriller, gangster romanları sayılabilir. Örneğin 17., 18. yüzyılda yazılan korku romanları günümüzde korku değil Gotik alt türünde sınıflandırılır.  

Mesela, Sorun romanda (katil kim?) temel konu suç ve muammadır. Bütün amaç dedektifin şüpheliler arasından akıl yürüterek katili bulup çıkarmasıdır.

Kara roman da ise, beyinsel akıl yürütmeler yerine sokakları arşınlayan gerçek bir dedektif vardır. Olaylar dinamik bir yapı içerisinde toplumsal olayları ele alarak gelişir. Sadece katilin kimliği değil suçun neden işlendiği de önemlidir.

Heyecan ve korku romanları ise genelde merak unsurunu hep zirvede tutmak ve okuru peş peşe akan beklenmedik olaylar zincirine dahil ederler.

Suspence romanlar da psikolojik çözümlemeler sunar okuruna.

Dolayısıyla benim romanlarım kara roman türünde değerlendirilebilir. Kara roman, suçlunun bulunmasının yanı sıra cinayete yol açan sosyal ve psikolojik durum ve koşulları irdelendiği bir türdür. 

 

14. Polisiye eserlerde şiddet konusunda ne düşünüyorsunuz?

 

Polisiye romanlarda okuduğumuz şiddetten çok daha fazlasını gerçek hayatta görüyoruz. Bunun için gazetelerin üçüncü sayfalarına bakmak ya da akşam haberleri izlemek yeterli olacaktır sanırım. Bence iyi bir polisiye roman makul ölçülerde şiddet içermelidir. Yazar, şiddetin, muammanın önüne geçmesine izin vermemelidir. Bugün dünyada milyonlarca insan polisiye roman okuyor, binlerce polisiye roman yazılıyor. Bunların bazıları şiddet, özellikle seks üzerinde şekilleniyor. Ben yazarların bu yola sapmalarını, tamamen satış gayesine bağlıyorum. “Ne kadar şiddet ve seks, o kadar satış” zannediliyor. Genel geçer hükümlere göre Belki doğrudur. Ne var ki bir takım hesaplara göre yazılan kitaplar, sabun köpüğü gibi bir süre sonra yok olup gidiyorlar. Halbuki muammayı, suçu ve cezayı bir mesele haline getiren, bu kavramları irdeleyen yazarların yapıtlarının şansı çok daha fazla oluyor. Bunun yanında samimiyet duygusu da okura geçiyor tabii. 

Raymond Chandler, George Simenon, Dashiell Hammet, Ross McDonald, Agatha Christie, John Le Carre, Hennig Mankel, Mıchael Connelly gibi büyük yazarlarda şiddet makul ölçülerde okura sunulur. Tahminimce buradaki tek istisna, Mickey Spillane’nin yarattığı hard boiledkahramanı Mike Hammer’dır. Bu kitaplarda yazar,  şiddet ve seksi ön planda tutulmasına rağmen çok sevilmiş, milyonlarca kişi tarafından okunmuş ve polisiye edebiyat tarihinde kendine özel bir yer edinmiştir. Ama söylediğim gibi, bu bir istisnadır.

 

15. Polisiye her zaman içinde bir suçlu-suç ve araştırma ilişkisini barındırmalı mıdır? Neden?

 

Polisiye zaten bu ilişki üzerine kuruludur. Polisiye romanın diğer türden ayıran en önemli özelliği, suç,  suçlu ve dedektif üçgeninde şekillenen muammayı çözmeye çalışmasıdır. Suçun olmadığı yerde polisiyeyi düşünemeyiz. Suç hep baş öğedir ama romanın türüne göre değişiklik gösterir. Katil kim? romanlarında maktul, niçin ve nasıl öldürüldü? sorusuyla ilgilenirken, kara roman da suç unsuru örgütlü suça dönüşür. Yani suç bireyden topluma doğru kayar.  Siyasi polisiyelerde ise suç, toplumdan çıkıp devleti de içine alan bir suç oluşumuna dönüşür.

Bunun örnekleri için toplum tarihi biçilmiş kaftandır. Suçun evrimleşmesinin aynasını polisiye tutar. Bir diğer değişle, polisiye romanın evrimi de suçun tarihi yansıtır. Ernest Mandel’in Hoş Cinayet’inde bu ilişki çok iyi gösterilir. Yazara göre,  1920’lerde başlayan Amerika’daki suçun boyutu içki yasağıyla yeni bir ivme kazanır. Fuhuş, kumar, uyuşturucu faaliyetleri genişleyince suç da örgütlü suça dönüşür. Böylelikle katil kim? romanları için tehlike çanları çalmaya başlar ve kara roman bu tarz romanların yerini alır. Suçun şeklinin değişmesi ve değişip örgütlü suç genişlemesi edebiyattın diğer kollarında da etkisini gösterir. Özel dedektifler yerlerini kolluk kuvvetlerine bırakır. Dünya savaşları arasındaki dönemde okur yeni bir suçla tanışır. Bu suç devlete yöneliktir. Ajanlar ortaya çıkar, yani casus romanları!  John Le Carre, Eric Amber, Graham Greene bu suçu ön plana çıkaran sayısız eserler kaleme almışlardır. Örgütlü suçun artmasıyla biriken kazançlar için çıkış yolları bulma sorununu gündeme getirir. Suç örgütleri iş yaşamına girmeye başlayarak suça yeni bir boyut kazandırdılar. Suç örgütlerinin meşru iş dünyasına girmeleri polisiye romanları da etkiledi. John McDonald, Mario Puzo’nun eserlerini örnek verebilirim. 

İşte Mandel’in kitabından kısaca bahsettiğim, tarihte suçun şekil değiştirmesiyle polisiye romanın da evrimi hep aynı zamanlarda meydana gelmiştir. Bunun en önemli sebebi, suçun her zaman polisiye romanda başkarakter olmasıdır.

 

16. Sizin beğendiğiniz polisiye yazarları kimlerdir? Neden?

 

Kara roman türünde yazdığım için doğal olarak kendimi bu türün yazarlarına yakın buluyorum. Ayrıca, dedektifi polis olan yazarlar her zaman ilgi alanımda. Ama bir liste çıkarmamı isterseniz, listenin başına tartışmasız Raymond Chandler’ı koyarım. Bence kara romanın ya da polisiye edebiyatın en önemli temsilcilerindendir. Yaşadığı toplumun yozluklarını, etik değerlerini yitimini, yeraltındaki sermayenin yer üstüne çıkışını romanlarına çok iyi yansıtır. Marlowe tüm diğer kara roman kahramanlara gibi ete kemiğe bürünmüş, süper kahraman kostümünü üstünden çıkarmış biridir. Maceralarını, Bunların her an arka sokakların birinde zımbalanabileneceğini bilerek takip ederiz.  Pislik içinde cesur ve adaletli kalmış, dürüst biridir o. Chandler kahramanına kusursuz bir zeka vermemiştir. Bundan dolayı Marlowe içine düştüğü karmaşık cinayet oyunu mantıksal bir ustalıkla değil tam tersi, şüphelileri gizli gerçeklerini ortaya çıkararak bozar. Chandler’in öykülerinde toplumun her katmanına temas ederken yarattığı kişiler psikolojik derinlik de kazanırlar. Ayrıca Poirot gibi çokbilmiş değildir.

Kara romanın başka bir yazarı olan Jeremiah Healy ve kahramanı John Cuddy de listemdedir. Cuddy kara romanın tipik bir kahramanıdır. Cuddy’yi okurken her zaman Marlowe’u ve Lawrence Block’un Scudder’ını keyifle hatırlarım. Cuddy’nin ölen eşinin sık sık mezarına gitmesi ve onunla konuşması beni çok etkilemiştir. Jeremiah Healy’de sevdiğim en güzel şey, dedektifinin tüm özelliklerini birden sunmayışıdır. Her romanda yeni bir niteliğini öğreniriz. 

Bunlardan başka Lawrence Block’un Scudder’ini unutmamak gerekir. Hayatta kaybetmiş, cesur, zeki ama alkolik bir kahraman ve arka planda tüm ihtişamın ardında gizlediği pisliğiyle koca bir New York panoraması. 

Araştıranların polis olduğu serilere gelecek olursak, ilk sıraya Per Wahlöö ve Maj Sjöwall’un yarattıkları komiser Martin Back’i koyarım. Martin Back öykülerinde cinayeti kimin işlediği çok nemli değildir. Bu yüzde birçok romanda katili öykü boyunca hiç görmeyiz, tanımayız. Romanın sonunda ortaya çıkan biridir. Ama bu o kadar önemli değildir. Çünkü yazarların amacı toplumsal olayları didikleme, sorunları gözler önüne sermektir. Kuzey Avrupa toplumunun ahlaksal çöküşüne tanıklık ettirirler bize. Bunu yaparlarken okuru, usta bir cinayet soruşturmasının içine dahil ederler.  

Bir diğer beğendiğim yazar Petros Markaris’dir. Kahramanı komiser Haritos sağlık dertleriyle sık sık uğraşan, karısının dolmalarına bayılan, orta yaşı geçmiş cinayet masası komiseridir. En sevdiğim özelliği de sıradan olmasıdır. Zekasını, çalışkanlığını ve inatçılığını severim. Bugüne kadar bir işi yarım bıraktığını hiç görmedim. Markaris, komiseri vasıtasıyla toplumsal olaylara el atar. Mafya, kara para aklama, ırkçılık gibi daha çok siyasi polisiyenin kapsamına giren mevzuları irdeler ve gün ışığına çıkarır. Polislerden bahsederken Donna Leon’u da unutmamak gerekir. Bence yazarın en büyük özelliği, katil kim? tarzıyla kara romanı ustalıkla birleştirmesidir. Yazarda en çok sevdiğim şey, arka plandaki Venedik’in tüm ihtişamını romanlarına yansıtmasıdır. Atmosfer ve mekan tasvirleri müthiştir. Venedik’i okura vizörden gösterir. Kahramanı Komiser Brunetti’de diğer polis karakterler gibi sıradan, ailesiyle yaşayan biridir. Komiserle birlikte toplumsal olaylara temas edip katili bulmaya çalışırken ince bir mizah da okura eşlik eder. 

Agatha Christie’yi unuttuğum sanılmasın. Onun romanlarında yöntemli bir şekilde tümevarım metodunu kullanarak beyin eksersizi yaparım. Ne var ki, bana göre, okur hiçbir zaman işin içine tam olarak sokulmaz, bu da benim hoşuma gitmiyor. Deliller üstü kapalı olarak verildiği için okur hem cinayeti çözmede hem de yazarın sakladığı delillerle uğraşmak durumunda kalır. 

Hadi, listeyi biraz daha uzatalım, Micheal Connelly’yi, George Simenon’u, Val McDermid’i, Sue Grafton’u da ekleyelim. 

 

17. Polisiye bir türde eser kaleme alırken uzmanlık gerektiren yardımlar alınmalı mıdır? Neden?

 

Bu tamamen yazarın donanımına ve gözlem yeteneğine bağlıdır. Yazmak istediği detaya uzaksa, bu konuda araştırma yapması kaçınılmaz hale gelir. Aksi takdirde gerçeklikten uzaklaşacak ve hikaye fantastik bir hale bürünecektir. Romanın inandırıcılığını yitirecektir. Bu da okuru romandan soğutur. Polisiye okuru zeki bir okurdur. Yazar roman boyunca mantık hatalarına düşmemesinin yanında hikayenin gerçeklikten kopmamasına özen göstermelidir. Bu yüzden emin olmadığı hiçbir konuya girmemeli ya da mutlaka anlatması gerekiyorsa çok iyi araştırma yapmalıdır. Mesela dedektifi polis olan bir yazar, adli süreçleri, teknik detayları, emniyet teşkilatını, devlet dairelerindeki hiyerarşiyi, polis jargonunu bilmelidir. Bir mahkeme sahnesini yazarken, yazardan hukuki süreçleri ve işleyişi iyi kavramış, dava deneyimine sahip olması beklenir. 

 

18. Polisiye ve çok satarlık, polisiyenin tanıtımı, reklamı hakkında neler düşünüyorsunuz?

 

Açıkçası Türkiye’de polisiyeye yeterince yatırım yapılmadığını düşünüyorum. Bunun sebeplerine daha önce de değinmiştim. Buna ek olarak yayınevlerinin ilk etapta, lokomotif yazar olarak nitelendirilen yazarların dışında kalan, özellikle genç yazarlara,  fırsat tanımadığını, onları yüreklendirmediğini düşünüyorum. Bir şekilde ilk kitabını bastırabilen bir yazar için yayınevlerinin o kitabın tanıtılmasında, bu gerek internet gerekse yazılı basında özellikle gazete kitap ekleri, edebiyat dergileri olabilir, yazarı(nı) yalnız bıraktığını düşünüyorum. Halbuki yurt dışında bu ilişki çok daha yakın ve samimi. Yayınevleri yazarlarına elinden gelen desteği sağlıyor, ya da sağlamaya çalışıyor. Çünkü iki tarafın da menfaati söz konusu. 

Türkiye’de kitap satışının çok az olması da bunun bir sonucu. Yayınevleri kısıtlı sermayesiyle seçici olmaya, seçim yapmaya zorlanıyor. Okur kitap satın almazsa, yayınevi de reklam giderlerini minimuma indirgiyor.  Kitap eleştirileri(!) hep bildik isimler üzerinden yürüyor, yeni yazarlara ilgisiz kalınıyor. Çemberi bir yerde kırmak lazım. 

Polisiyeden örnek verelim. Kaç kişi okuyor ki eleştirisini yapabilsin, kitabı tanıtabilsin. Ülkemizde polisiye üzerine araştırma kitap sayısının yalnızca iki olması durumu bence yeterince özetliyor.

Editöre, piyasaya iyi ve yeni bir yazarın kazandırılması, parlatılması sürecinde çok önemli rol düşüyor, ama yayınevinin politikası editörün seçimine acaba ne kadar hak tanıyor?

 

19. Polisiye diğer türlere göre dizi, sinema vb. sanat dallarına uyarlanmak için daha uygun bir tür müdür? Neden?

 

Evet daha uygun bir tür olduğunu düşünüyorum. Çünkü polisiye yapıtlarının sinemanın en temel unsurlarından olan dramatik yapıya ve görüntüye aktarımı daha elverişli ve kolaydır. Bugün dünyada milyonlarca insan polisiye filmler ve diziler seyretmektedir. Bunun en büyük nedeni, yüksek tempo ve bu temponun duyuları, algıları, zekayı sürekli aktif halde tutmasından ileri gelir. Başka bir deyişle, reytingler polisiye lehinedir. Malta Şahin, Büyük Uyku, Üçüncü Adam, Baba, Mike Hammer ilk aklıma gelen, dünya sinema tarihine damgasını vuran polisiye filmlerdendirler. Fransız yeni dalga sinemacıları da polisiye türüne ilgi göstermişlerdir. Aralarında başı çeken Godard, Truffautgibi yapıtlar vermişlerdir. Yine Fransız sineması, Simenon’dan Müfettiş Maigretuyarlamaları çok başarılı olmuştur. 

Polisiye edebiyatın kraliçesi sayılan Agatha Christie’nin yapıtları sinemaya başarıyla uyarlanmıştır. Dedektifleri Hercule Poirot ve Miss Marple seyirci karşısına çıktıkları yıllarda çok seyredilmişlerdir. Bunun yanı sıra Son dönemde Kuzey Avrupa gerek polisiye edebiyatta gerekse sinemada kendinden çok sık söz ettirmektedir. Karanlık, soğuk, ıssız, izole atmosferi polisiyenin havasıyla çok uyuşmaktadır. Dünyada çok ses getiren Ejderha Dövmeli Kızbuna en iyi örnektir. Yine Henning Mankell’in komiseri Kurt Wallender’in maceraları da soluk kesmektedir.

 

20. Polisiye türünün sizce nasıl bir geleceği olacak? 

 

Kanımca, çoğu eleştirmenin ön yargısına ve dudak bükmesine rağmen polisiye romana olan ilgi artarak sürecek. Daha çok polisiye roman yazılacak ve bunlar daha çok okur bulacak. Günümüz kapitalist dünyasının insanı gerek ekonomik gerekse siyasal sorunlardan bunalıyor ve kaçmak istiyor. Polisiye romanlar sayesinde okur,  tanık olduğu, okuduğu, izlediği hatta başına gelen suçun varlığını sürdürdüğü bir başka dünyaya, ama bu sefer sanal bir dünyaya adım atıyorlar. Bir nevi simulatör gibi aslında. Bu dünyada yaşayıp da çözemediğini romanın sana sunduğu dünyada çözüyor ya da sorunların çözümlerini görüyorsun, hem heyecan yaşıyorsun hem sonunda bir rahatlama ve güven hissediyorsun. Biraz detaylandıracak olursak, okur bu şekilde bir cinayet soruşturmasına tanıklık ediyor, bir katilin zihninde dolaşabiliyor, bir otopsiye katılabiliyor, silah kullanmasını öğrenebiliyor en önemlisi de ipuçlarını değerlendirerek dedektifle birlikte katili ortaya çıkarma şansını yakalıyor.  

Ek olarak, suçun toplumda doğuşunu ve yükselişini gösteren polisiye romanlar toplumsal gerçekçi romanların da işlevini görür. Bundan dolayıdır ki suçun toplumsal sorun olarak ele alınması ve işlenmesi polisiye romanın gücünü artır.

 

Polisiye Söyleşileri 1: Çağatay Yaşmut